Uçamayan Kuş

Birdman; Amores Perros, 21 Gram, Babel gibi filmleri nedeniyle, kendisinden hiç beklemeyeceğim bir film olarak, Alejandro G. Inarritu’nun çektiği beşinci uzun metraj. Çatışmayı, öncelikle, kahramanın kendisiyle kuran teknik olarak çok zor bir film.

Spoiler!

Plan sekans çekimlere her zaman ilgi duymuşumdur. Bundandır ki, bir dönem ciddi anlamda araştırıp bu estetikteki çeşitlemeleri tek tek izlemiştim. Özellikle Touch of Evil’ın açılışı, Antonioni’nin Passenger’ının son sahnesi veya daha şimdiden bu konuda bir külliyat bırakmış Cuaron’un (ki görüntü yönetmeni yine Birdman’in görüntü yönetmeni olan Emmanuel Lubezki’dir) Children of Men’indeki sayısız örnek gibi yada tamamı plan sekans olan Sokurov’un Russian Ark’ı veya benim favorim olan Bela Tarr’ın tv uyarlaması Macbeth gibi. Yine de Birdman’de çeşitli yerlerde kesmeler yapılmış, ki bu noktalar yine çok akıllıca seçilmiş (tiyatro sahnesinde ışıkların sönmesi, cep telefonundaki videoya yakın plan girmek gibi). Bu yanıyla Rope ile teknik olarak karşılaştırılabilir. Rope’dan 65-70 yıl sonra çekilmiş olduğu dikkate alınsa bile, film yinede teknik olarak çok zor. Öncelikle takip edilmesi açısından izleyeni ciddi anlamda sınava sokuyor ama enteresan planları, muzip müzik kullanımı veya senaryosundaki gerçekten akıllıca mizahı ile ilgi çekmeyi başarıyor. Yinede tartışılmadan takdir edilmesi gereken iki önemli olay var (yine teknik olarak tabi); birincisi tek plan çekilen bir filmde bir çok kez zaman atlatmayı başarabilmiş olması, diğeri ise dramatik olarak atmosferin değişmesi gereken sahnelerde bunu başarabilmiş olması (Riggan’ın esrar içtikten sonra gördüğü sahne gibi). Gelelim senaryoya; senaryoyu özellikle, Black Swan ve Whiplash (son dönem izlediğim başarılı dramatik yapısı ve özgün kurgu tekniği olan) örneklerindeki, sanatçının yaratım sürecinde, karşıt karakteriyle tanışması ve çatışmayı bunun üzerinden kurması olarak değerlendirdim. Sonuçta film boyunca kuş adam olsa da uçamayan bir adamı izliyoruz. Bu noktada, Birdman için Michael Keaton tercihi bilerek mi yapılmış bilemiyorum ama, Batman’e hem konuşma tarzı, hem de görüntüsü itibariyle fazlasıyla benziyor. Ve bu karakter yine baş kahramanın egosu olarak ortaya çıkıyor. Ve protagonist’in egosuyla yaşadığı gelgit, ikilemler genel sahneleri besleyen çatışmaları oluşturuyor. Bu özelliği çok yaratıcı gelmese de mizahı hiç de hafife alınamayacak akıllılıkta. Oyunculuk açısından Michael Keaton iyi bir rol çıkarmış olsa da, sonuçta Beetlejuice olmuş bir adam bu. Kendisini sadece çekim temposu açısından yormuş bana gore. Emma Stone’u zaten direk geçiyorum, ama Edward Norton’ın çıkardığı rol gerçekten enteresan. Son dönemde, özellikle Amerikan filmlerinde dikkatimi çeken (özellikle Michael Cera’nın karakterlerinde), rahat mizacı ile mizahını besleyen bir rol durumu bu. Bence başarılı. Genel olarak teknik anlamda gerçekten imkansızı denemiş ve başarmış, kağıt üstünde çekime geçmeden 80 kere bitirmeniz gereken bir film bu. Bununla beraber sinemada son izlediğim filmi Biutiful olan, genelde biçimden çok içeriğin önde olduğu filmler çeken bir adamın, böyle bir film çekmiş olması gerçekten çok şaşırtıcı geliyor hala bana.

Filmin başarılı mizahını Inarritu’nun sihrine, teknik alkışı Lubezki’ye veriyorum bu durumda. Özellikle kulisteki La Haine benzeri, aynada kamera arattıran planları ve aşırı ustalık isteyen ışık kullanımı takdire şayan. Nasıl Roger Deakins sahne için uygun planı çekmeye çalışan bir adamsa, bu da böyle zoru denemeye yeminli bir adam işte.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *