İktidarı Tuş Etmek

Foxcatcher, daha önce Capote ve Moneyball ile, tarihteki gerçek karakterlerin gerçek yaşam öyküleri üzerinden, vurucu hikayeler çıkaran Bennett Miller’a, bu sene Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü getiren üçüncü uzun metrajı. Miller, temelde aynı yolla izleyene karakter analizi yaptırırken, özellikle iktidar meselesine yeni bir boyut getirmiş.

Spoiler!

Hikaye, güreşçi olduğunu öğrendiğimiz Mark Schultz’un kişiliğine odaklanmamızla başlıyor ve film boyu, tamamen güce dayalı bu sporu başarıyla icra eden, güçsüz bir adamın karakterini deşeliyoruz. Kendisiyle birlikte ’84 Olimpiyatları’nda altın madalya kazanan hem koçu hem de kardeşi Dave’in altında ezilen bir karakter. Birlikte yaptıkları antremanda burnunu kırması, aşırı agresif tavrı da bundan. Bu noktada senaryodaki ilk kırılma meşhur du Pont ailesinin varisi John du Pont’tan Mark’a bir teklif gelmesi ile oluyor. Bunu kardeşinin kanatlarının altından çıkarak kendi başına ayakta durabileceği bir şans olarak gören Mark teklifi kabul edip Foxcatcher çiftliğine taşınır. Taşındıktan sonra gariplikler de başlamaya başlar. Evde konuşulmaması, etrafında dolaşılmaması gereken bir anne ve onun atları vardır. Gariplikler ve antremanlar süre dursun, ilk şampiyona gelir çatar. Mark, Foxcatcher adı altında ilk altınını kazanır ve kutlama için tüm takım ve John ödül odasındadır. John, annesi ve atlar hakkında bir konuşma yapar ve ailesinin atlardan kazandığı kupaların bir kısmının durduğu katı boşaltıp, kazanılan güreş madalyalarını oraya koyar. Bu, John’un karakterinin çözüldüğü (ama tamamen değil) sahnedir ve bu aşamadan sonra Mark ve John, ailelerinin üzerlerine yüklediği sorumluluklar altında ezilen karakterler olarak karşımıza çıkmış oluyor. İkisinin de bu nedenle birbirlerine olan bağlılıkları güçlenir ve bir davete katılmaya gittikleri gece John’un Mark’a kokain içirtmesi ile tersine döner. Bu senaryodaki ikinci kırılmadır. Bu kırılmayla Mark’ın yaşadığı baht dönüşü fazlasıyla sert bir dibe vuruşu peşinden getirir. Film genel itibariyle çok başarılı bir senaryo örneği olmasının yanı sıra çok başarılı bir yönetmenliği de barındırıyor. Miller’ın karakterlerin her biri için incelikli uğraşı Channing Tatum’da bile kendisi gösteriyor ki, doğruyu söylemek gerekirse gerçekten çok iyi bir oyun çıkarmış. Özellikle kendi başına kaldığı sahnelerdeki karakter değişimi ve tam bir güreşçi gibi çıkardığı sert postürü beni bir hayli şaşırttı. Bunun dışında Mark’ın fotoğraf çekiminde, John’un Mark’ı bir kupa gibi tutması, veya John’un annesinin atlarıyla kurduğu tutsaklık ilişkisi yine Miller’ın başarısı. Steve Carell’in çıkardığı John du Pont rolü ise son derece başarılı fakat ben film üzerine çıkan diğer yayınlar gibi bu başarıya şaşırmadım. Zira Steve Carell, The Office’te aşağılık kompleksi ile sinir arasındaki ince çizgide nasıl dans edilebileceğini kanıtlamış bir aktör.

Bir çiftliğe kapanıp yaklaşan olimpiyatlara hazırlanıyor gibi görünen, fakat aslında bir iktidar oyunu oynayan, bir grup adamın hikayesi Foxcatcher. Yada aşağılanma başlığı altında etken ve edilgen iki ikişinin birey olma mücadelesi. Film, iktidar olmak için ellerinde para, ün, güç, herşey olmasına karşın birinin soğuk, mesafeli ve aristokrat annesi, diğerinin sıcakkanlı, şefkatli ve mükemmel abisi yüzünden iktidar olmayı beceremeyen 2 erkek üzerinden, iktidar olma halleri üzerine kurulu. Bu karşıt ortamlara karşın, aynı sonuçları ve duyguları üreten durumlar, bize erkeklerin iç dünyasında, takdir edilme, beğenilme ve hoş tutulma ile karşılığını bulan dış dünyanın, özgüven kazanmada ne kadar etken olduğunu gösteriyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *