Minimalist Polonya ve Dreyer

Ida, Pawel Pawlikowski’nin özellikle bu sene bilinirliği artmış son uzun metrajıdır. Esas olarak farklı kadrajlama tekniğiyle dikkat çekmesinin yanı sıra politik söylemini de sakınmayan bir film.

Spoiler!

Bazı filmlerde (genellikle dönem filmleri), karakterlerin yaşadığı toplumsal yapıyı göstermek için, yönetmenin özellikle filme koyduğu sahneler vardır. Örneğin, Theo Angelopoulos’un “To Livadi Pou Dakryzei”sinin açılış sahnesinde, göç etmeye zorlanmış bir mülteci grubu ufuktan yavaş yavaş bize yaklaşır. Film boyu ilgileneceğimiz Eleni ve Alexis grubun önündedir. Fakat yönetmen bize bu ikiliyi göstermek yerine içinde bulundukları grubu göstermeyi tercih etmiştir ki, karakterlerin tavır ve davranışlarını toplumsal ve dönemsel temellere oturtabilelim. Yine aynı sebepten, The Godfather: Part II’nin başlarında, genç Vito’nun Amerika’ya gitmek üzere bindiği gemide, Coppola kısa bir kaydırma hareketiyle bize yolcuları gösterir. Pawlikowski ise, Ida’da, bunu bir otobüs sekansı ile göstermiş. Ida, teyzesinin yanına gitmek üzere manastırdan ayrılır. Kurguda bir kesmeyle otobüsten dışarıyı izlemeye başlarız. Yönetmen aslında bu sahneyle, bir 60’lar Polonya panaroması gösterir bize. Bir kuytuda öpüşen bir çift, kaldırımda sigara içen bir kadın, köşede bekleyen askerler görürüz. Bu kısa planla birlikte, ağır bir savaş dönemi atlatmış ve hala anestezi altında olan bir toplumsal yapının cerrahi müdahalesine başlarız, dışarıyı seyreden Ida ile birlikte. Sokakta koşturan çocuklar bile bu toplumsal hezimeti gizlemeye yetmez. İşte bu noktada, 4:3 ve siyah-beyaz çekim tercihleri anlam kazanmış olur. “Estetik olmak” isteğinin tamamen dışında, anlatıya biçimin katkısını bu yönüyle daha net görmüş oluruz. Hikayenin iki karakteri olan Ida ve Wanda, bu toplumun tabulaşmış iki yapı taşını temsil etmektedir. Ida, rahibe olmak istemektedir, Wanda ise avukattır ve iki karekterde toplumun bu alanlarıyla çatışma halindedir. Bu noktada filmin kadrajlama stilini anlamlandırabiliriz. Görüntü estetiğini, karakterleri kadrajların köşelerine hapsederek kurmuş olmasını ve bu tercihiyle, toplumsal yapıyla karakterlerin yaşadığı çatışmayı temellendirmesini çok başarılı buldum. Carl T. Dreyer’in, biçim konusunda minimalist anlatıyı temellendirmesinden bu yana, Dreyer biçimine bu kadar yaklaşan başka yapıtta yok gibidir. Filmin başından sonuna Wanda’nın Ida’dan daha güçlü görünmesine rağmen, aslında bunun tam tersi olması, yine yönetmenin film üzerinden kurduğu eleştirisinin gereği diye düşünüyorum. Ida ise, ancak kafasında eksik bıraktığı tüm boşlukları doldurduktan sonra münzevi hayatına geri döner. Yani neticede yönetmen, Polonya’nın belleğinde yer alan hukuk, din ve toplum alanlarındaki noksanlıkları göstermeyi amaçlamıştır.

 

Genel itibariyle minimal anlatıya yeni bir kapı açtığı söylenebilecek bir film. 1920’lerde Dreyer, Griffith’in devasa dekorlarının, kalabalık kadrajlarının üzerini çizip salt duyguya yönelmişti. Hatta çoğu zaman ekranda, boş bir fon önünde sadece mimiği ve kendisi vardır aktörün. İşte bir trafik kazasını, bir intiharı, aynı incelikli minimallikte anlatabilmiş Pawlikowski. Ida, biçim ve içerik açısından bütünlüklü bir yapıt.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *