Ege Göksu

Bir Erkek Taşlaması

            Tepenin Ardı, temelde bir aile trajedisi üzerinden yürüyor gibi görünse de, aslında “öteki”nin gösterilmeden anlatıldığı bir “öteki filmi”dir. Tepenin ardındaki izleyene hiç gösterilmeyen yörükler, aslında mülkiyet ihlalinde bulundukları, mülkün sahibi dedenin (Faik) gözünü kör ettikleri için hedef gösterilen ötekilerdir.

            –Spoiler!

            Bu hikaye temelde mikrokozmos arasındaki ilişkiler çerçevesinde ilerlese de, tahmin edileceği gibi işaret ettiği daha büyük bir kitlenin güncel sıkıntısıdır. Bir başka anlatımla güncel Türkiye’de görülmeyen/gösterilmeyen Kürtlerdir, Yörükler. Nitekim filmin sonundaki, tepenin ardına yapılan intikam yolculuğu esnasında çalan ordu bandosu marşı, bu metaforik anlatıyı anlamlandırmamızı sağlıyor. Ötekinin bize gösterilmeden, hikayeye sadece tek taraflı hasıl olmamızı sağlaması, yönetmen Emin Alper’in bilinçli ve belki de filmdeki en vurucu tercihidir. Çünkü hikayeyi çift taraflı bilmesek de, fazlasıyla çift taraflı düşünmeye zorlanıyoruz bu sayede. Bu noktada, belki de çoklu anlatımdan daha fazla objektif düşünceye yaklaşmış oluyoruz. Özünde filmin hikayesi, dedenin ve yardımcılarının yanına ziyarete gelen iki çocuk ve bir babanın (üç kuşağın) çatışmaları üzerine kurulan bir erkek taşlaması. Baba (Nusret) kaybettiği eşinin hatırasını aklından atamamıştır ve temel amacı bu geçmişinden kurtulmaktır. Bir çok eylemi, bu geçmişinden anlık kaçışlarını sağlamak içindir. Büyük oğul (Zafer) askerden yeni dönmüş, fakat sadece fiziken dönebilmiştir. Zihninin hala silahlar arasında ve orduda kaldığı, şizofrenik ataklarla izleyene gösterilmektedir. Küçük oğul (Caner) belki de dede-baba-oğul üçgeninde, bu ‘paranoyak ataerkil vasiyet’i en iyi sırtlanabilecek kişidir. Nitekim dedenin yardımcısının (Mehmet), Caner’e rakı vererek onu adam etmeye çalışması da yine bu vasiyeti sırtlayabilecek niteliklere sahip olduğundandır. Zaten daha ilk sahneden son sahneye, bu ataerkil düşünce sisteminin temsili olan “tüfek” ile, en çok haşır neşir olan yine Caner’dir. Mehmet’in oğlu Süleyman ise, iki tarafa da (hem buraya hem tepenin ardına) vakıf olan tek karakterdir. Gerektiği zaman karşı taraftadır; gerektiği zaman bu tarafta. Hatta uğruna canlar verilen (!) bu kıymetli mülkiyeti öylesine sahiplenmez ki, çoğu zaman burada uyumaz bile. Dağa taşa vurur sürekli kendisini. Filmde, Zafer’le birlikte en depresif karakterdir. Keçi olgusunun tragedya referanslarının son derece etkili ve filmin mottosunu destekler şekilde kullanılmasının yanı sıra, mekan kullanımının “yabancıların hiç sevilmediği” western estetiğine uygun olması filmin olgulara yaklaşım biçiminin altını doldurmaktadır. İzleyene ara ara Post Tenebras Luxvari anlar yaşattığı gibi, psikolojik gerilimi baştan sona aynı seviyede başarıyla tutmaktadır.

            Genel olarak ötekiyi göstermeme tavrı, sıkıntılı sahnelere bulduğu estetik ve orjinal çözümleri, gereksiz süslerden temizlenmiş sade anlatımı ile kesinlikle izlenmesi ve üzerine kafa yorulması gereken bir ilk filmdir. Aslında izlerken dikkat edilmesi gereken kitle, izlediklerimiz değildir. Sonuçta film, tepenin bu tarafındakileri gösterse de, adı “Tepenin Ardı”.