Ege Göksu

Pasta Yapar Gibi Sinema Yapmak

The Grand Budapest Hotel, yönetmen olmaktan öte bir tasarımcı olan ve yaptığı filmlerin her aşamasını kendi estetik algısına göre dönüştüren sinema adamı Wes Anderson’ın sekizinci uzun metrajı. Öncelikle film bir Wes Anderson filminden beklenen herşeyi sonuna kadar veriyor. Ama geri planda odaklandığı nokta Doğu Avrupa tarihi. Çünkü bahsi geçen Büyük Budapeşte Oteli Zubrowka ülkesinin, Lutz kentinde. Böyle bir yer hiç var olmamış olsa da, Anderson haritadaki yerini Doğu Avrupa’da işaretlemiş.
Spoiler!
Wes Anderson filmleri küçük bir çocuğun masal okumasına benzer; küçük ayrıntılar dahil her şey için bulduğu çocuksu çözümlerden ötürü. Nitekim filmin başındaki şu parodi bunu açıklar niteliktetir; bütün hikayeyi kitaplaştırmış olan Author kameraya bakarak anlatmaya başladığında ufak bir çocuk sözünü kesip onu sinirlendirir. Fakat daha sonra çocuk özür diler Author’de affeder. Bu tahmin edileceği gibi Anderson’ın olaylara yaklaşım biçimini özetlemek içindir. Sözünü kesen ufaklık da olayların ciddiyetini bozan kafasının içindeki çocuk! Küçük bir çocuğun masal okuması gibi olsa da, film ciddi konuları ele almaktadır. Söz konusu bölgede 1930’larda geçen bir savaş, faşist bir darbe, komünist bir yönetim, bir cinayet araştırması vs. Bu noktada, Wes Anderson filmlerinin ortak özelliği olan derinlikli karakterlere ek olarak bu filmde, otelin de bir karakteri var. Hem de toplumsal hareketlerden mimari olarak etkilenen, tüm süreci yaşamış bir bina. 30’larda altın çağını yaşarken ki abartılı süslemelerin ve renkli dekorasyonun yerini, 60’larda komünist mimarinin etkisiyle işleve yönelik ve sert bir tarz alıyor. Otelin 30’lardaki hali bir tabloyu andırırken, 60’larda bir ‘bina’ya benzeyecektir. Oteldeki bu değişimi, filmde Doğu Avrupa’nın irdelenmesi sağlar niteliktedir. Büyük Budapeşte Oteli’de Doğu Avrupa gibi faşizm ve komünizm dalgalanmaları arasında içine kapanmış ve buruktur. Bunun yanı sıra Wes Anderson’ı Wes Anderson yapan iki biçimsel mevzu en uç noktalarda kullanılmış; pastel doku ve merkez noktalı çekim. Evet simetrik açıları her zaman çok sevmişimdir; fakat en azından bir diyalog planında merkez noktalı olmayan kadraja ihtiyaç vardır diye düşünürdüm. Fakat Anderson abartıp tüm filmi merkez noktalı kadrajlarla çekmiş! Bazen yönetmen olarak kendi kıstaslarınızın dışına çıkmanız gereken ekstrem sahneler olur. Bu tip sıkıntılı durumlar için çok orjinal çözümleri var Wes Anderson’ın. Örneğin oteli tanıtırken maket kullanması (Life Aquatic’de gemiyi tanıttığı gibi), sinemasında alışık olunmayan aksiyonun bol olduğu yerlerde stop motion kullanması veya tarih sıçramalarını izleyicinin kolay anlamasını sağlamak için dönemlere göre farklı çerçeve oranları (16:9, 4:3 vs.) kullanması gibi.
Temelde bir aşk hikayesi, üstünde bir cinayet araştırması ve bir hapishaneden kaçış macerası; ama hepsi Wes Anderson’ca. Onun stilize dünyasında bütün biçimlerin, materyallerin başka ve uyumlu bir estetiğe dönüşmesi. The Grand Budapest Hotel, Wes Anderson’ın biçim, üslüp farkını en belirgin kullandığı filmi olması ve sinemada şu aralar izlenebilecek filmler arasında alışılagelmiş/tektip biçimlere özgün bir alternatif olması açısından diğer tüm Anderson filmleri ile birlikte izlenmesi gereken bir uzun. Bu kadar ayrıksı örnekler veren bir adamın filmlerini izlemek zaten şansken üstüne bir de sinemada izlemekse cabası.